3 Ekim 2011 Pazartesi

Lose & win

Bu yazı bazı önemli / önemsiz şeyleri hala sindiremediğimin eseri. Bazı hisler, zamanla değişikliğe uğramalarıyla birlikte halen benimle dans ediyorlar. Vals yapıyorlar! Vals kadar asil olmasın tabii. Hayat bir sistem ise eğer, bozuk, düzensiz, ne idüğü belirsiz rastgele işleyen bir sistemin içerisinde beyni kontrol edilmişçesine ilerleyen arkadaşlıkları barındırıyor, ne üzücü. Sistemin yanında veya karşısında olmak gibi bir asilik değil benimkisi, tamamiyle hakkını aramak gibi bir şey. Bazı tuhaf rastlantılar, sistemli atılımlar ile yanlız bırakıldığımı gayet iyi anlıyorum fakat hiç hoşlaşamıyorum. Bu sefer kazandım mı yoksa kaybettim mi pek anlayabilmiş değilim yarım yılı aşkın süre zarfında. Edindiğim tecrübeyle sabit oranda bir de kaybettiğim birkaç şey olması beni deli ediyor. Hayatımda ilk defa hakkımda tezgahlanan bir oyunun kaybeden'i oldum. Şurada 2 küsür ayım kaldı ve bu hadise beni deli ediyor.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Gigantic

Son zamanlarda izlediğim en tuhaf film olma özelliğini taşıyan bir filme dair başlıktı bu. Bşarollerini dünya güzeli Zoey Deschanel ve Little Miss Sunshine'dan aşina olduğum Paul Dano paylaşmakta. Garip bir şekilde tam 4 kez Zach Galifianakis'i alakasız sahnelerde Brian'ı (P.D.) döverken gördüm ve alakayı anlayamadım. Kesin bir bilen vardır diye düşünüyorum, zaten film biteli birkaç dakika oldu, araştırmak şu an benim için çok erken.
Babası 51 yaşında iken dünyaya gelmiş bir çocuk bu. Biraz içine kapanık, gülmeyi sevmeyen ve zeki biri. 8 yaşında babasının ona doğum gününde almış olduğu hediye yerine çinli bir bebek istemiş garip biri işte. Pahalı ve özel yataklar satan bir yatakçıda çalışmakta, doktorasını da yapmakta (?) olan biri.
Bu arada John Goodman (Al Lolly) bir gün yatak satın almak için buraya gelir ve olaylar zinciri burada başlar. Al, ağrılar çeken, omurgasında sorun olduğunu zanneden ama aslında hiç de öyle olmayan tabir-i caizse biraz hastalık hastası bir adamdır bu arada.
Tam 14 bin dolarlık bir isveç yatağı alır (*) ve bu yatağı daha sonra kızının gelip alacağını söyleyerek ordan ayrılır.
Derken zaman ilerler ve kızı gelir. İsmi Lolly aka Happy...

Ve ben yine yeni yeniden Zoey Deschanel'a taparım... Daha ne yazayım ki, filmin konusunu ya da ilerleyen kısımları anlatacak değilim. Sadece güzel ve ilginç bir film olduğunu söylemek istedim. Çok bi'şey beklemeyin sayın eleştirmenler.

Bir başka film anlatımıyla yeniden beraber olmak üzre, esen kalınız.

* İsveçte genellikle geceler uzundur. Bu demek oluyor ki insanlar da bununla orantılı olarak fazla uyur. Hal böyleyken İsveç yatakları neden kötü olsun ki?

23 Haziran 2011 Perşembe

gereksiz

Ne yapacağını bilmemek bir sanattır.
Çoğu zaman ortalıkta dolaştırıp yeni fikirler tasarlamana yardımcı olur. Sonra o fikirler sanata dönüşür. İçeri git ama neden gittiğini bilme, sonra aynaya bak köşesindeki yansımadan nem kap roman olsun hesabı.

Büyük hevesle eline aldığın bulmacanın sağ ve sol alt kısmındaki boşluklara geometrik veya abstract şekiller çizmektir.

Ne yapacağını bilmemek, dolaptan öve öve bitiremediğin günün kurtarıcısı ilan ettiğin o muhteşem içeceği almak yerine ''vaay su varmış'' diye en temel içeceğe davranmaktır.

Gecenin bi yarısında birdenbire sigaranın kalmadığını öğrendiğin andan itibaren giysilerini giymeye başladığın ana kadar olan süre zarfıdır günahı.

Herhangi bir konuda umutlarının tükendiği ana kadar geçen süreçtir. Ha tükendikten sonrası ''son'' dur zaten. En basit mantıkla sonun ötesi var mı diye sorarım...

Uzun bir yazı yazarken aklına bir şey gelmemesiyle tüm vücudunda beliriveren o garip yorgunluk hissiyatının dışa vurumudur. Elin kolun bir anda yerküreye hücum eden kafa kısmını tutma çabaları buna en iyi örnektir.

Ölçü birimi aslında belirsiz olup bazen istisnai şekilde adamı yanıltır. Ama genellikle milisaniyelerdir.

O an dünya umrunda olmadığı için aslında avını gözüne kestirmiş bir etoburdan farkının olmadığını gözler önüne serer.
Uzun lafın kısası ne yapacağınızı bilmemeniz önemli değil bir şeyler yapın yeter.
Mesela zaten var olan bir bardak içecek varken gidip ayriyetten su koyun, o da yetmesin sprite koymak için hazırlıklara başlayın.

Kalın sağlıcakla...

21 Haziran 2011 Salı

Sonsuz sonlu



İlkokuldaydım bunlarla oynarken. Hatta daha da eskidir.
Türlü türlü oyunlar. Kimi zaman futbol topu, bazen basketbol veya bilardo. Misketleri hep amacının dışında kullanırdım evet.
Onları yutmamam ve üzerlerine basmamam için az çaba göstermediğini hatırlıyorum daha dün gibi.
Hiç birini yutmadım ve üzerlerine basmadım.
Gördüğün gibiler, gördüğün gibiyim.



Huzur içinde uyu babacığım...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Karmaşa

Hiç kapanmayan, her an yatmaya hazır bir yatak ve yatağın artık tamamına hakim bir kedi. Her daim tüten bir sigara ve hırlayan ciğerler. Brodilsiz bir hayatı bıyıksız veya kuyruksuz bir kediye benzetmek. Loşluk seven fakat o loşlukla kendi de loş olan bir dimağ. Enstrümansız geçen son birkaç ay ve bunun yarattığı buruk haller. Sessizlik ve karşılığında yine sessizlik. Haziran ayında to do list'imin 2/50 olması hali. İzlenmeyen diziler boşa yer kaplayan filmler ve konserler. Askerlik büyük bir moral bozukluğu, adeta tek engelli kariyer koşusu. 2 kişi öpüşüyor abstract altında ve müthiş sürreal. Bu parfümler bana bir yıl dayanırlar lan hadi yırttım. Okunacak kitaplar ve alınacak dergiler.
Burak Kut'tan geliyor:
''Komple bitiğiz biz''.

7 Haziran 2011 Salı

Hoşbulduk.

Evimdeyim odamdayım huzurumdayım. Bu sefer daha az eşyalı daha loş daha modern daha ferah ve daha sessiz. Tek eksik var o da renkler. Püskürtme boya ile mobilyaları farklı renklere boyayıp huzur katsayısını arttırmak ilk hedefim. Renk konusunu böyle çözeceğim.

Ayrıca tam 3 kocaman torba dolusu giymediğim kıyafet, bir kocaman koli dolusu işime yaramayan cd ve dvd, eski sevgililerimin bana aldığı tüm hediyeler ve hatta ilkokuldan bu yana sakladığım ve benim için hakikaten önem arz eden -ettiğini sandığım- ufak tefek şeyleri torbaladım ve yarın çöpe atıcam.

Artık burada daha huzurlu olacağıma emin oldum gibi. Oh diyorum. İyi ettim iyi.
Aa bu arada bir süreliğine kendi evime çıkma fikrimden de uzaklaşmış bulunuyorum. Hesapsız ve acele gerçekleştirdiğim her girişimin faturası sadece ağrılarla yorgunlukla ve üzüntüyle sınırlı kalmaz çünkü.

Hadi bakalım, hoş geldim!

5 Haziran 2011 Pazar

dream of sorrow

Çok acayip bir rüya serisi ile karşı karşıyayım. Hiç emin değilim fakat son birkaç rüyamda devamlı aynı konu işleniyor.

Şöyle:
Garip bir dünya, karanlık, hafif dumanlı hatta siyah beyaz. Sin City kafaları. Tam bir çizgiroman havası yakaladım.
İnsanlar zombie olmuşlar. Hepsi zararlı ve onlar gibi olmayan azınlık arasındayım.
Şimdi ben uçuyorum bi kere, ona göre...
Fakat uçma hakkımı ancak yanıma zombieleşmiş şeyler gelmezse veya onlarla karşılaşmazsam bir şekilde kullanabiliyorum.
Eğer uçmazsam aşağıda hiç istenmeyen bir kargaşanın içinde sürekli kaçmakta olarak buluyorum. Güç kırıcı bu zombieler. Bir şekilde garip bir auraya sahipler ve onların yaklaşmaya başladıkları anda birşeyler söyleyip sonra uçmaya başlayacaksın ve bi evin tepesine konup olan biten her şeyi yukarıdan güvenli bir şekilde izleyeceksin.
Kural bu.

Nerden nasıl girdi rüyama, neden bu sıklıkla girmekte anlayamadım ama tek bildiğim aşağıda gücün emildikten sonra bacaklara kuvvet oraya buraya koşturup onlardan kaçmak fazla yorucu + uyku ziyanı.

Topları külahından ayrılıvermiş bir çocuğun derdinden bile daha büyük bi dert benimkisi.