arada bi şablon yenilemek ruhun gıdasıdır bence.
ama;
bunu sabah 7 ye 9 kala yapmak bence o ruhun hasta olduğunun göstergesidir.
hadi kalın sağlıcakla...
13 Şubat 2009 Cuma
3 Şubat 2009 Salı
Çarpıntı
Sevgili blog....
??!
Bugün güne başlamamdan nerdeyse 20 saat geçti ve aklımdakileri ancak şuvakit, gecenin bi yarısı yazma imkanı buldum. O yüzden bağışla beni.
Bir kız arkadaşım vardı, yüzü gözü belli değil. Kim, ne, veya kimin nesi bilinmeyen. Evlerindeydim kendilerinin. Fakat zoraki kalıyordum, ben aslında istemediğimi dile getiriyordum. Derken önce annesi ısrar etti. ''Kal'' dedi. Ve ardından babası ısrar etti. ''Kal'' dedi annesi gibi.
Aslında o an çok sevindiğimi söyleyebilirim. Meğer gitmek istememdeki bu ısrarcılık, sadece anne-baba korkusuymuş. Eh... Onu da yendikten sonra kim bana git diyebilirdi ki zaten?.
Vakit geçti, suratı olmayan kız arkadaşımla konuşmaya daldık. Çok güzel konuştuğunu söyleyebilirim. Adeta ninni gibiydi geliyordu sözleri. Neden mi? Çünkü uykusuz olduğumu hissediyordum fazlasıyla ama bunu söyleyemiyordum. Üstelik ebeveyn korkumdan doğan heyecan da çoktan yerini sıradanlığa bırakmıştı ve dolayısıyla uykum da gelmişti o loş ışıkla aydınlanan dağınık odada.
- ''Uyumak istiyorum'' diyiverdim birden o suratı belirsiz arkadaşıma. Bilmiyorum, bilemiyorum. Her ne olduysa ''evet'' dedi, hiç ısrar bile etmedi. Herhalde çok seviyordu beni öyle zannediyorum. Beni düşünebiliordu. Garip...
Yatağımı hazırladı büyük bi hızla, o dağınık odada gidip geliyordu bi sağa bi sola. Çekmeceden bir şey çıkardı ama bana söylemedi ne olduğunu. Yatağının yanında çok hoş bir lambası vardı, lambasının sapı şişkinceydi ve parlaktı. Maddesi belirsiz. O odaya gidebilecek en güzel lamba olduğunu söyleyebilirim. Çok ilgimi çektiği bir gerçek...
Her şeyi hazırladı büyük bir özenle ve bir şeyler söyledi arkası dönük. Zaten suratı belirsiz biriydi kendisi, bilmiyordum ne dediğini veya kim olarak ne dediğini. Beni yatağa yatırdı, üzerimi örttü, ışığı kapayıp odadan ayrılıverdi.
Uyku? Çoktan dalmıştım bile...
Bir ses duydum ve gözlerimi açtım. Gözlerimi açıp açmadığım belirsiz. Ya da uyanıp uyanmadığım... Tamamiyle kendi hayal ürünüm, kendi fikrim. Bir şeyler belirdi odanın yarım açık kapısının ardında. Hafif bir karartıydı. Oynuyordu sağa sola doğru. Bazen de yokoluyor, tekrar tekrar beliriyordu oracıkta. Ne oluyor bilmiyordum. Ne olduğuna dair en ufak bir fikrimin olmayışı ve akabinde gelen sonsuz merak nöbetim ile hiç birşey düşünemiyordum, kalakalmıştım... Taa ki bilinmeyen bir gücün etkisiyle kendimi aniden yataktan fırlamış, çıplak ayaklarımla o karartıya doğru ilerlerken bulana dek.
Artık herşey gerçeye daha bi yakın olmaktaydı. Karartı daha bir karanlık ve ürkütücü; merak ise hiç olmadığı kadar fazlaydı. Yakınlaştım ve kafamı kapıdan dışarıya uzattım. Bir şey gördüm rengi kahverengiydi. Holün loş ışığıyla birlikte belkide öyleydi. Karanlık giyimli, tanımadığım, tanımlayamadığım yüzü olmayan biriydi o. Neydi ne değildi belirsizdi. Bana doğru geldi, geldi, geldi ve daracık holün bir yanında o ve tam karşısında ben durur vaziyette yerini aldı. Karşımdaydı. Tanımadığım birisi, kötü gibi, yada en azından o ana kadar öyle tanımladığım. Bana baktı. Göremiyordum suratını çünkü suratsızdı o da. Korkmuştum, korktuğumu hissediyordum. Korktum, korktuğumu belli ettim ve davrandım.
Belimden bir silah çıkardım. Çok ağır, parlak ve sarımtırak görünümlüydü silahım. O' na doğrulttum silahımı. Elbette geceleyin aniden uyanıp karşısında tanımlayamadığı bir yabancı misafir gören insanın belinde silahı eksik olmazdı değil mi(?)!
Ateş ettim! Silahı doğrulttuğum yer onun kalbiydi. Onun da bıçağını bana doğrulttuğu yer gibiydi. Bilmiyordum çünkü bakmıyordum. Gözüm üzerindeydi. Fakat...
Bir acı hissettim o an kalbime doğru. Anlamıştım ki yüzü olmayan yabancı misafirimizin bıçağı doğrulttuğu yer benim ona doğrulttuğum yerle aynıymış.
Kalbim yavaşladı, gözlerim çabucak kararıverdi.
Benden önce yere yığılan taraf oydu. Çok sevindirici gelmişti. Ama... Gidiyordum. Yere yığıldım aynen onun gibi. Elimi kalbime doğru götürdüğümde kalbim atmıyordu...
...
Ve sonra?
...
Uyandım.
Uyandığımda elimle baktığım ilk yer kalbim, bir diğeri de nabzım oldu...
Ne? Nasıl yani? Ama bu olamaz, imkansız!!!
Kalbimin inanılmaz acıdığını farketmem, kalbimin atışını normale döndürdü.
Çünkü öncesinde kalbim çok yavaş atıyordu.
...
İlginç di mi ? : )
??!
Bugün güne başlamamdan nerdeyse 20 saat geçti ve aklımdakileri ancak şuvakit, gecenin bi yarısı yazma imkanı buldum. O yüzden bağışla beni.
Bir kız arkadaşım vardı, yüzü gözü belli değil. Kim, ne, veya kimin nesi bilinmeyen. Evlerindeydim kendilerinin. Fakat zoraki kalıyordum, ben aslında istemediğimi dile getiriyordum. Derken önce annesi ısrar etti. ''Kal'' dedi. Ve ardından babası ısrar etti. ''Kal'' dedi annesi gibi.
Aslında o an çok sevindiğimi söyleyebilirim. Meğer gitmek istememdeki bu ısrarcılık, sadece anne-baba korkusuymuş. Eh... Onu da yendikten sonra kim bana git diyebilirdi ki zaten?.
Vakit geçti, suratı olmayan kız arkadaşımla konuşmaya daldık. Çok güzel konuştuğunu söyleyebilirim. Adeta ninni gibiydi geliyordu sözleri. Neden mi? Çünkü uykusuz olduğumu hissediyordum fazlasıyla ama bunu söyleyemiyordum. Üstelik ebeveyn korkumdan doğan heyecan da çoktan yerini sıradanlığa bırakmıştı ve dolayısıyla uykum da gelmişti o loş ışıkla aydınlanan dağınık odada.
- ''Uyumak istiyorum'' diyiverdim birden o suratı belirsiz arkadaşıma. Bilmiyorum, bilemiyorum. Her ne olduysa ''evet'' dedi, hiç ısrar bile etmedi. Herhalde çok seviyordu beni öyle zannediyorum. Beni düşünebiliordu. Garip...
Yatağımı hazırladı büyük bi hızla, o dağınık odada gidip geliyordu bi sağa bi sola. Çekmeceden bir şey çıkardı ama bana söylemedi ne olduğunu. Yatağının yanında çok hoş bir lambası vardı, lambasının sapı şişkinceydi ve parlaktı. Maddesi belirsiz. O odaya gidebilecek en güzel lamba olduğunu söyleyebilirim. Çok ilgimi çektiği bir gerçek...
Her şeyi hazırladı büyük bir özenle ve bir şeyler söyledi arkası dönük. Zaten suratı belirsiz biriydi kendisi, bilmiyordum ne dediğini veya kim olarak ne dediğini. Beni yatağa yatırdı, üzerimi örttü, ışığı kapayıp odadan ayrılıverdi.
Uyku? Çoktan dalmıştım bile...
Bir ses duydum ve gözlerimi açtım. Gözlerimi açıp açmadığım belirsiz. Ya da uyanıp uyanmadığım... Tamamiyle kendi hayal ürünüm, kendi fikrim. Bir şeyler belirdi odanın yarım açık kapısının ardında. Hafif bir karartıydı. Oynuyordu sağa sola doğru. Bazen de yokoluyor, tekrar tekrar beliriyordu oracıkta. Ne oluyor bilmiyordum. Ne olduğuna dair en ufak bir fikrimin olmayışı ve akabinde gelen sonsuz merak nöbetim ile hiç birşey düşünemiyordum, kalakalmıştım... Taa ki bilinmeyen bir gücün etkisiyle kendimi aniden yataktan fırlamış, çıplak ayaklarımla o karartıya doğru ilerlerken bulana dek.
Artık herşey gerçeye daha bi yakın olmaktaydı. Karartı daha bir karanlık ve ürkütücü; merak ise hiç olmadığı kadar fazlaydı. Yakınlaştım ve kafamı kapıdan dışarıya uzattım. Bir şey gördüm rengi kahverengiydi. Holün loş ışığıyla birlikte belkide öyleydi. Karanlık giyimli, tanımadığım, tanımlayamadığım yüzü olmayan biriydi o. Neydi ne değildi belirsizdi. Bana doğru geldi, geldi, geldi ve daracık holün bir yanında o ve tam karşısında ben durur vaziyette yerini aldı. Karşımdaydı. Tanımadığım birisi, kötü gibi, yada en azından o ana kadar öyle tanımladığım. Bana baktı. Göremiyordum suratını çünkü suratsızdı o da. Korkmuştum, korktuğumu hissediyordum. Korktum, korktuğumu belli ettim ve davrandım.
Belimden bir silah çıkardım. Çok ağır, parlak ve sarımtırak görünümlüydü silahım. O' na doğrulttum silahımı. Elbette geceleyin aniden uyanıp karşısında tanımlayamadığı bir yabancı misafir gören insanın belinde silahı eksik olmazdı değil mi(?)!
Ateş ettim! Silahı doğrulttuğum yer onun kalbiydi. Onun da bıçağını bana doğrulttuğu yer gibiydi. Bilmiyordum çünkü bakmıyordum. Gözüm üzerindeydi. Fakat...
Bir acı hissettim o an kalbime doğru. Anlamıştım ki yüzü olmayan yabancı misafirimizin bıçağı doğrulttuğu yer benim ona doğrulttuğum yerle aynıymış.
Kalbim yavaşladı, gözlerim çabucak kararıverdi.
Benden önce yere yığılan taraf oydu. Çok sevindirici gelmişti. Ama... Gidiyordum. Yere yığıldım aynen onun gibi. Elimi kalbime doğru götürdüğümde kalbim atmıyordu...
...
Ve sonra?
...
Uyandım.
Uyandığımda elimle baktığım ilk yer kalbim, bir diğeri de nabzım oldu...
Ne? Nasıl yani? Ama bu olamaz, imkansız!!!
Kalbimin inanılmaz acıdığını farketmem, kalbimin atışını normale döndürdü.
Çünkü öncesinde kalbim çok yavaş atıyordu.
...
İlginç di mi ? : )
31 Ocak 2009 Cumartesi
sizi bilmem ama bana hep oluyor.
yazma potansiyelimin tekrar yerine gelmesinden dolayı mutlu olduğumu söylemeden söze başlamicam. Söyledim demin, öyleyse başlayabilirim artık...
Gariptir, hep olur, hep farkındayımdır, hatta gözlemlediğim de olmuştur ve olmaya devam eder. Size de olur mu bilmem, belkide aslında kendimi tatmin etmek adına bunu yapıyor ve öyle olduğunu varsayıyorumdur sadece. Bilemedim...
-Aaa bi de şu an playlistimde ısrarla çalmasını istediğim Levent Yüksel'den ''kadınım'' adlı şarkı, konuyu değiştirecek gibi dursa da buna izin vermicem öncelikle bunu belirteyim...-
Bende hayranlık uyandıran, kimine göre garip, kimine göre ''talihsiz'', kimine göre de sıradan olabilecek bir şeyi paylaşmak istedim şuan...
Hani olur ya...
Kendine ait herhangi bir şeye karşı duyduğun hayranlık hissi... Bazen büyük şeyler olmazlar ama genellikle, hep küçük şeylerdir... Örneğin bunları şu an şuraya yazarken yanımda sağımda, yarım kol mesafesindeki açık ama kumlu gösteren televizyon, masamın üzerinde duran gökyüzü acil durum teleskobu, hem dekor olsun hem de ışıklar gittiği vakit yakmam için oracıkta senelerdir tozlanan ama bi türlü yakmaya kıyamadığım birtakım mumlar, her sene üç beş fazlalaşan boş içki şişeleri, her geçen gün azalmasıyla insanı üzen parfümler, ne biliim ingiltereden bi arkadaşımın hediye ettiği pili bitmiş tam 12:00' da duran manchester united saati, cdler dvdler, her an her türlü sıkıntıya deva olabilecek eski ve yeni karışık bir sürü mecmua çizgiroman ve mizah dergileri, kitaplar, amfi hoparlörler ve ordan çıkan her telden müzik... Ve tabii ki 2 adet küçük çerçeve içindeki anne ve babamın benimle çektirdikleri önemli fotoğraflar... Ben bilmem ben anlamam, belki çok bencilim bu konuda... Her derde deva olabilecek şeylere sahipken arada mutsuz da olabiliniyor elbet... Oysaki bunların sadece bir tanesine iki tanesine sahip olamadan he daim inanılmaz mutluluklar yaşayabilen insanlar da mevcut. Üstelik çoklar onlar...
Hakkını yememek lazım bence, hepsi yinede mevzu bahsi geçebilecek kadar, cümle içinde kullanılacak ve anlatılacak kadar değerli şeyler bütününün bir odada toplanması, ve o odanın içinde benim olmam, zamanla arkadaş çevremin de olması ve faydalanıyor olması nedense beni mutlu eder, ne garip değilmi!?
Hakkını yememek lazım diye düşünüyorum, sen git türlü türlü muhabbeti et etrafınla, bazen kavga et moralini boz, bazen de en büyük mutlulukları tad, bazen de durgun ol, nötr ol, öylece kendi halinde... Sonra evine gel, odana gir...
Her türlü yüzümü görme şerefine nail bir mekan burası ne acayip ya...
Sinir yapıp yakınındakilere zarar ver, mutlu ol herşeyle iyi geçin sev onu falan...
Bazen düşündürüyor adamı, ''lan ya kimse yaşamayı bilmiyo, ya da ben çok biliyorum. Hiç olmadı hani bu ikisi değilse o zaman ben deliyim, var bi problem çok ciddi''
Blmiyorum... Tek bildiğim, şu an açık cam dolayısıyla donuyor olduğum, ve acilen sağlam kışlık giyinmem gerektiğidir...
Saygılarımla...
İmza: Ahmet Buhan ( matematik 1-2-3-4-5 )
hadi bakalım...
Gariptir, hep olur, hep farkındayımdır, hatta gözlemlediğim de olmuştur ve olmaya devam eder. Size de olur mu bilmem, belkide aslında kendimi tatmin etmek adına bunu yapıyor ve öyle olduğunu varsayıyorumdur sadece. Bilemedim...
-Aaa bi de şu an playlistimde ısrarla çalmasını istediğim Levent Yüksel'den ''kadınım'' adlı şarkı, konuyu değiştirecek gibi dursa da buna izin vermicem öncelikle bunu belirteyim...-
Bende hayranlık uyandıran, kimine göre garip, kimine göre ''talihsiz'', kimine göre de sıradan olabilecek bir şeyi paylaşmak istedim şuan...
Hani olur ya...
Kendine ait herhangi bir şeye karşı duyduğun hayranlık hissi... Bazen büyük şeyler olmazlar ama genellikle, hep küçük şeylerdir... Örneğin bunları şu an şuraya yazarken yanımda sağımda, yarım kol mesafesindeki açık ama kumlu gösteren televizyon, masamın üzerinde duran gökyüzü acil durum teleskobu, hem dekor olsun hem de ışıklar gittiği vakit yakmam için oracıkta senelerdir tozlanan ama bi türlü yakmaya kıyamadığım birtakım mumlar, her sene üç beş fazlalaşan boş içki şişeleri, her geçen gün azalmasıyla insanı üzen parfümler, ne biliim ingiltereden bi arkadaşımın hediye ettiği pili bitmiş tam 12:00' da duran manchester united saati, cdler dvdler, her an her türlü sıkıntıya deva olabilecek eski ve yeni karışık bir sürü mecmua çizgiroman ve mizah dergileri, kitaplar, amfi hoparlörler ve ordan çıkan her telden müzik... Ve tabii ki 2 adet küçük çerçeve içindeki anne ve babamın benimle çektirdikleri önemli fotoğraflar... Ben bilmem ben anlamam, belki çok bencilim bu konuda... Her derde deva olabilecek şeylere sahipken arada mutsuz da olabiliniyor elbet... Oysaki bunların sadece bir tanesine iki tanesine sahip olamadan he daim inanılmaz mutluluklar yaşayabilen insanlar da mevcut. Üstelik çoklar onlar...
Hakkını yememek lazım bence, hepsi yinede mevzu bahsi geçebilecek kadar, cümle içinde kullanılacak ve anlatılacak kadar değerli şeyler bütününün bir odada toplanması, ve o odanın içinde benim olmam, zamanla arkadaş çevremin de olması ve faydalanıyor olması nedense beni mutlu eder, ne garip değilmi!?
Hakkını yememek lazım diye düşünüyorum, sen git türlü türlü muhabbeti et etrafınla, bazen kavga et moralini boz, bazen de en büyük mutlulukları tad, bazen de durgun ol, nötr ol, öylece kendi halinde... Sonra evine gel, odana gir...
Her türlü yüzümü görme şerefine nail bir mekan burası ne acayip ya...
Sinir yapıp yakınındakilere zarar ver, mutlu ol herşeyle iyi geçin sev onu falan...
Bazen düşündürüyor adamı, ''lan ya kimse yaşamayı bilmiyo, ya da ben çok biliyorum. Hiç olmadı hani bu ikisi değilse o zaman ben deliyim, var bi problem çok ciddi''
Blmiyorum... Tek bildiğim, şu an açık cam dolayısıyla donuyor olduğum, ve acilen sağlam kışlık giyinmem gerektiğidir...
Saygılarımla...
İmza: Ahmet Buhan ( matematik 1-2-3-4-5 )
hadi bakalım...
29 Ocak 2009 Perşembe
no problem...
uzun süre oldu dimi... Buralardan uzak kalalı..
Aslında....
uzak kalmam gerekiyordu çünkü yapaylıktan uzaklaşmak istedim tamamen, aklıma güzel şeyler gelir bi gün ve hiç vakit kaybetmeden onları birer birer kayda geçerim diye düşünüyordum. Mesela şimdi gibi... Muhtemelen dünyanın en açık ve net, yapaylıktan uzak insanı olabilirim bu yazının sonunda hem kendim hem başka insanlar tarafından.
no problem.
şu an dinlediğim inanılmaz sadelik, doygunluk, ışıltı, heyecan, melankoli, kısacası her şeyin gizli olduğu söz ve müzik bütününün efendisi..
Şarkının adı yani... United Future Organization'un eseri.
Filmi önceden incelemediğimden dolayıişte şu an bunun eşliğinde geç de olsa izlediğim bi filmi paylaşmak istiyorum, adı Into the Wild.
Aslında filmin gerçek bir hikayeden uyarlama olduğunu her zamanki gibi film sonunda farkettim ama bu eminim ki daha yerinde oldu.
Bir insan düşünün, şehirde yaşayan bir kız kardeşe sahip 20 li yaşlarda, üniversiteyi büyük bir başarıyla bitirmiş, ailesinin görmek istediği tipten tipik istikbal hayallerine zorunlu kılınmış dört duvar arasında bir insan... Dört duvar derken elbette hapisten bahsetmiyorum. Sizinki ya da benimki gibi bir yaşantıdan bahsediyorum.
Hani olur ya nebiliim arada bi türlü ütopyalarımızın dibine vururuz ama bi anda hepsi birden siliniverir, öyle oracıkta kalakalır hiç bi ilerleme gelişme olmadan. Eski tas eski hamam eski düzen, her şey eskisi gibi sürer durur...
ev, araba, istikbal, para, aşk, idealler, amaç, düzen... bunlar olmadan yaşamak zordur denir hep, şahsen benim de dediğim gibi...
Konunun özüne geleyim. Filmde anlatılan şey bir gencin, tamamen bu saydıklarımdan ve daha ona benzer bir sürü benzer şeyden uzak bir şekilde yaşama arzusu ve bunu gerçekleştirmek adına verdiği uğraş ve sonunda duyduğu haz dır...
Ne biliim..
bence en önemli mesaj da şudur -ki ben bu hayatı asla ama asla tarif edemem- :
Düzen yok, aşk yok, para yok, mülk yok, arkadaş yok, sırdaş yok... Sadece sen varsın ve sen eğer istersen yaşarsın... İstemezsen yaşamazsın bu kadar basit.
Yaşamı kolaylaştırdığını önesüren insanlar ve onların buldukları nesilden nesle yıllar geçtikçe daha da artacak ve sanırım hayat o şekilde son bulacak, inanılmaz mutsuzluklar, kaygılar, üzüntüler, zorluklar hep bizimle olacak ve sonunda dünyanın tamamı kanser olacak.
Ne biliim, yaşamak bana göre de hiç bilmediğim bi yerde tek başıma, ''sadece hayatta kalmayı bilecek kadar tecrübe ile'' bile olacak birşeydir. Öyleyse çok basittir fakat biz zor yoldan gerçekleştirmeye çalışıyoruz gibi bi anlam çıkartabiliyorum şuracıkta. Ve bence doğru da söylüyorum.
Nasıl bir tezattır ki şunları yazan insan şu an evinde, biri camlı ve ayndınlık olmak üzere dört duvardan oluşan, her daim toz üreten odasında, bilgisayara ve onun yanında türlü türlü teçhizata sahip. Masasının üzerinde paralar duruyo, karşısında amaçsız üzerine çevrili bi kamerası var. Rengarenk çay kahve kola bardakları, saat, parfümler, dürbün, fotoğraflar, dvdler cdler kitaplar, dergiler vs...
Tıpkı bunu okuyanlarınki gibi hemen hemen.
Ne mi yapmak lazım?
Ne yapmak lazım çok belli aslında. Kaçıp gidiceksin biyerlere, kendin olup dönüceksin... Tabi bunları şu tecrübesizlik ve güvensizlikle yapmak, yıllardır süregelen, kendine karşı beslenen tarifsiz yapay umutlar sayesinde gerçekleştirmek yine amaçsız üzüntülere yol açacağı için bu çok zor görünüyor. İlginç di mi..............
: )
Aslında....
uzak kalmam gerekiyordu çünkü yapaylıktan uzaklaşmak istedim tamamen, aklıma güzel şeyler gelir bi gün ve hiç vakit kaybetmeden onları birer birer kayda geçerim diye düşünüyordum. Mesela şimdi gibi... Muhtemelen dünyanın en açık ve net, yapaylıktan uzak insanı olabilirim bu yazının sonunda hem kendim hem başka insanlar tarafından.
no problem.
şu an dinlediğim inanılmaz sadelik, doygunluk, ışıltı, heyecan, melankoli, kısacası her şeyin gizli olduğu söz ve müzik bütününün efendisi..
Şarkının adı yani... United Future Organization'un eseri.
Filmi önceden incelemediğimden dolayıişte şu an bunun eşliğinde geç de olsa izlediğim bi filmi paylaşmak istiyorum, adı Into the Wild.
Aslında filmin gerçek bir hikayeden uyarlama olduğunu her zamanki gibi film sonunda farkettim ama bu eminim ki daha yerinde oldu.
Bir insan düşünün, şehirde yaşayan bir kız kardeşe sahip 20 li yaşlarda, üniversiteyi büyük bir başarıyla bitirmiş, ailesinin görmek istediği tipten tipik istikbal hayallerine zorunlu kılınmış dört duvar arasında bir insan... Dört duvar derken elbette hapisten bahsetmiyorum. Sizinki ya da benimki gibi bir yaşantıdan bahsediyorum.
Hani olur ya nebiliim arada bi türlü ütopyalarımızın dibine vururuz ama bi anda hepsi birden siliniverir, öyle oracıkta kalakalır hiç bi ilerleme gelişme olmadan. Eski tas eski hamam eski düzen, her şey eskisi gibi sürer durur...
ev, araba, istikbal, para, aşk, idealler, amaç, düzen... bunlar olmadan yaşamak zordur denir hep, şahsen benim de dediğim gibi...
Konunun özüne geleyim. Filmde anlatılan şey bir gencin, tamamen bu saydıklarımdan ve daha ona benzer bir sürü benzer şeyden uzak bir şekilde yaşama arzusu ve bunu gerçekleştirmek adına verdiği uğraş ve sonunda duyduğu haz dır...
Ne biliim..
bence en önemli mesaj da şudur -ki ben bu hayatı asla ama asla tarif edemem- :
Düzen yok, aşk yok, para yok, mülk yok, arkadaş yok, sırdaş yok... Sadece sen varsın ve sen eğer istersen yaşarsın... İstemezsen yaşamazsın bu kadar basit.
Yaşamı kolaylaştırdığını önesüren insanlar ve onların buldukları nesilden nesle yıllar geçtikçe daha da artacak ve sanırım hayat o şekilde son bulacak, inanılmaz mutsuzluklar, kaygılar, üzüntüler, zorluklar hep bizimle olacak ve sonunda dünyanın tamamı kanser olacak.
Ne biliim, yaşamak bana göre de hiç bilmediğim bi yerde tek başıma, ''sadece hayatta kalmayı bilecek kadar tecrübe ile'' bile olacak birşeydir. Öyleyse çok basittir fakat biz zor yoldan gerçekleştirmeye çalışıyoruz gibi bi anlam çıkartabiliyorum şuracıkta. Ve bence doğru da söylüyorum.
Nasıl bir tezattır ki şunları yazan insan şu an evinde, biri camlı ve ayndınlık olmak üzere dört duvardan oluşan, her daim toz üreten odasında, bilgisayara ve onun yanında türlü türlü teçhizata sahip. Masasının üzerinde paralar duruyo, karşısında amaçsız üzerine çevrili bi kamerası var. Rengarenk çay kahve kola bardakları, saat, parfümler, dürbün, fotoğraflar, dvdler cdler kitaplar, dergiler vs...
Tıpkı bunu okuyanlarınki gibi hemen hemen.
Ne mi yapmak lazım?
Ne yapmak lazım çok belli aslında. Kaçıp gidiceksin biyerlere, kendin olup dönüceksin... Tabi bunları şu tecrübesizlik ve güvensizlikle yapmak, yıllardır süregelen, kendine karşı beslenen tarifsiz yapay umutlar sayesinde gerçekleştirmek yine amaçsız üzüntülere yol açacağı için bu çok zor görünüyor. İlginç di mi..............
: )
12 Aralık 2008 Cuma
fıkra (bir demet)
dursun fadimeye demiş ki
- fadime, yarın bize gel annemler dayıma gidecekler evde kimse yok...
fadime ertesi gün gitmiş dursun'ların evine çalmış kapıyı, kimse açmamış.
- fadime, yarın bize gel annemler dayıma gidecekler evde kimse yok...
fadime ertesi gün gitmiş dursun'ların evine çalmış kapıyı, kimse açmamış.
8 Aralık 2008 Pazartesi
dünyanın en önemli bilgilerinden birkaçı
5-6 günlük bi internetsizlikten sonra yine yeni yeniden...
o süre zarfında hayatımda değişenler : !?
değişmeyenler : herşey...
neyse, bilinen yolda durmak yok, yola devam gibi bişey oldu.
Daha bundan bikaç gün öncesine kadar çekmiş olduğum insomnia ya çalan uyku sorunlarım, şimdilerde yerini aşırı uyuma isteğiyle değiştirmiş vaziyette, tek değişen de bu oldu. Garip.
Sakallarımı kesmemle beraber kendini iyiden iyiye belli eden 7 santim uzunluğundaki favorilerimle oynamak bence dünyanın en güzel ve en acayip uğraşı gibime geliyo. Hayır yani bişey yazıcaz dedik, ne yazıcağımı falan düşünürken elim oraya kazara gidiyo ve yarım saat kadar oynuyorum, yuvarlıyorum. hatta 2 kez döndürüyorum parmağımı, bana mısın demiyo. O kadar uzunlarki!
Bugün zaten günlerden BAYRAM... Kurban bayramı... Ne saçma dimi küçük ve büyük baş hayvanların binyıllardır süregelen acısını seyrediyor olmak.
Neyse bana düşmez. Ben sade vatandaşım ayakları yapıcam. Bana dokunmayan yılan da bin yaşasın. Oooh negüzelmiş böylesi
o süre zarfında hayatımda değişenler : !?
değişmeyenler : herşey...
neyse, bilinen yolda durmak yok, yola devam gibi bişey oldu.
Daha bundan bikaç gün öncesine kadar çekmiş olduğum insomnia ya çalan uyku sorunlarım, şimdilerde yerini aşırı uyuma isteğiyle değiştirmiş vaziyette, tek değişen de bu oldu. Garip.
Sakallarımı kesmemle beraber kendini iyiden iyiye belli eden 7 santim uzunluğundaki favorilerimle oynamak bence dünyanın en güzel ve en acayip uğraşı gibime geliyo. Hayır yani bişey yazıcaz dedik, ne yazıcağımı falan düşünürken elim oraya kazara gidiyo ve yarım saat kadar oynuyorum, yuvarlıyorum. hatta 2 kez döndürüyorum parmağımı, bana mısın demiyo. O kadar uzunlarki!
Bugün zaten günlerden BAYRAM... Kurban bayramı... Ne saçma dimi küçük ve büyük baş hayvanların binyıllardır süregelen acısını seyrediyor olmak.
Neyse bana düşmez. Ben sade vatandaşım ayakları yapıcam. Bana dokunmayan yılan da bin yaşasın. Oooh negüzelmiş böylesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)