Hmm!
Bence buraya uzun zaman oldu yazmayalı.
Hepimiz pasifiz, hepimiz tembeliz desek?
Amma ve lakin şeklinde söze girelim.
Bıraktık sigarayı da diyelim vakit kaybetmeden.
Şu an çok mutluyum da dedikmi tadından yenmez olsun hatta!
13 Aralık Pazar'dan 15 aralık Salı'ya, yani bugüne kadar öyle çok zaman geçti ki.
Pazar günü uyanır uyanmaz beynimi kemiren, 'Ne olur bi' sigara' lar mı dersin, yoksa 'Boşver şimdi içeyim yarın ihiç içmem' kandırmacaları mı.
Onu bunu geçiyorum ve diyorum ki 'ben bazen şanslı hissediyorum kendimi'.
Mesela ben bunlar gibi ufak şeyleri yapmayacağımı sanki önceden bilipte böyle bir karara varmış kadar hafif ve rahat idim ve hala daha öyleyim.
Sigarayı ilk bıraktığım zaman, yani sigarayı ilk bırakmayı denediğim ve bunu başardığım zamanki halim arasında büyük fark olduğunu gözlemleyebiliyorum çok rahat.
O zaman 24... e Şimdi 26!
Yaşımız ilerledikçe bazı şeyler hakikaten de zorlaşıyormuş!
Şimdi sanki büyük bir sorumluluk altına girmiş gibi hissetmek mi dersin, etrafta adeta 'duman avcısı' kesilmek mi. Yoksa ondan ziyade, annem ile ettiğim sigara kavgaları mı!
Cigarette Wars halleri! Yer Birlik Apt. daire:4 !
Her neyse. Ne diyordum. Sabah uyanınca nefesimden tat alamayışlarımı bir kenara bıraktım diyordum! Ya da şimdi söylüyordum.
Bilemiyorum. Mandalina, muz, her daim meyve suyu artık...
Eskiden o çabalarımın yanında bir de hamurlular vardı. Bi koldan pizza saldırır, diğerinden lahmacun köşeye sıkıştırır, üzeri tereyağlı mega iskenderler çimdik atardı.
Şimdinin, eskiye göre farkı da bunun olmayışıdır.
Şu an beni rahatsız eden bir durumun olmaması en büyük fark.
Ama bunun için 'koşmak' da şart!
Aksi taktirde Merhaba tersten fatiha, veya hoşgeldin aramıza göbek!
Zaten hiç gitmedi ki! Aaah ah içlenmemek elde değil...
Bazen eski fotoğraflarıma bakınıyorum. Aslında bakınıyorum değil, bi' şekilde denk geliyorum diyelim. Fotoğraflarımın meraklısı değilim yanlış anlaşılmasın aman derim!
Ve diyorum ki;
'Ne fit bir adammışım!'... Heyt' i de yapıştırıyorum arkasından hey gidi misali!
Paralel doğrultuda ilerliyor konu aslında.
Kısaca özetlemem gerekirse, sanırım birden çok şeyi başarabilmem için önümde altın bir fırsat var, ve bu fırsatı iyi değerlendirebilirsem her şey şahane olacak!
Hem kendime olan inancım, hem de saygım ve yine inancım.
İnanmak her şey. Ah, bir de barışık olsam işin sonunda.
Şöyle kendime gelsem fit fit!
Amma dertliymişim be! Baksana şu hale! :)
Şimdi son olarak günümün göze çarpan önemli anlarından bahsetmek istiyorum.
Ve tabii ki nesnelerden!
Yemek : kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği.
Düzen : Fazla şaşmayacak biçimde yemeler içmeler, yatmalar kalkmalar.
İçecekler : Şimdilik fazla alkol hoş değil. O açıdan meyve suyu familyası canım ciğerimdir. Ve tabiiki SU!
Davranışlar : Öncelikle müziğe aşırı duyarlılık. Durmadan bacaklarımın titreme hali.
Durmadan yılmadan bıkmadan evi düzenleme halleri. Misal bugün odamı baştan yarattım eski eşyalarla diyebilirim.
Farkındalıklar : Sigara içmiyor olduğumun yarattığı etki. Nasıl diyebilirim ki.
Duyarlılıklar : Farkındalıkla doğru orantılı olarak, çevremdeki insanların sigara içme halleri. Hatta sevgili annem de bu gruba dahil! Kötü kadın!
Kısaca duman kokusuna duyarlı olma durumum.
Heves : En bi' gözüme batan kısmı budur işte!
Durmadan yaşadıklarımı, yaptıklarımı ve yapacaklarımı anlatma isteği desem.
Sanırım bu heves'in ta kendisi! :)
Ne acayip bi' durum, aslında o kadar az büyütülecek bir şey ki...
Sonuç olarak şimdi ve gelecek için umudum olduğunu düşünüyorum.
Davranışlarım ve yaptıklarım bunu gösterecektir.
Ve umarım her şey olumlu ilerleyecektir!
Sevgiler...
Lütfen sigarayı bırakalım!
15 Aralık 2009 Salı
16 Kasım 2009 Pazartesi
Ending.
Bugün bi olay yaşadım ve bunu paylaşmak istiyorum.
Kısa ve öz bi konu.
Fatih sultan mehmet köprüsünden mecidiyeköy'e doğru 'iş görüşmesi' için seyir halindeyken, trafik kavacık istikametine kadar mega yoğundu.
Kaza uyarısı veya bi terslik olduğunu gösteren herhangi bi uyarı da görememiştim.
Seyir yaklaşık 40-45 dakika sürdü.
Sonunda köprü göründüyse de, yine aynı hızda milim milim ilerlemeye devam ettik.
Köprünün tam ortasına doğru onlarca polis arabası, polis, jandarma ve ambulans gördüm.
Bi adam gördüm akabinde. Haberlerde türlü türlü görmeye alışık olduum cinstendi ama bu durum biraz farklı gibiydi. Ne bilim o an bana öyle geldi diyebilirim.
Bi elinde silah, diğer elinde cep telefonu vardı ve konuşma halindeydi. Polisler de uzaktı baya.
Trafik sıkışık olduğu için net bi şekilde görme imkanım oldu.
Konu şu ki, az önce ntv de okuduğum kadarıyla bu onu son görüşümmüş.
Yani kısaca yaptığı şov değil, hakikaten de bir bunalım ürünüymüş.
Üzüldüm.
Niye mi?
Bilmiyorum desem? Sadece üzüldüğümü söylesem?...
Kısa ve öz bi konu.
Fatih sultan mehmet köprüsünden mecidiyeköy'e doğru 'iş görüşmesi' için seyir halindeyken, trafik kavacık istikametine kadar mega yoğundu.
Kaza uyarısı veya bi terslik olduğunu gösteren herhangi bi uyarı da görememiştim.
Seyir yaklaşık 40-45 dakika sürdü.
Sonunda köprü göründüyse de, yine aynı hızda milim milim ilerlemeye devam ettik.
Köprünün tam ortasına doğru onlarca polis arabası, polis, jandarma ve ambulans gördüm.
Bi adam gördüm akabinde. Haberlerde türlü türlü görmeye alışık olduum cinstendi ama bu durum biraz farklı gibiydi. Ne bilim o an bana öyle geldi diyebilirim.
Bi elinde silah, diğer elinde cep telefonu vardı ve konuşma halindeydi. Polisler de uzaktı baya.
Trafik sıkışık olduğu için net bi şekilde görme imkanım oldu.
Konu şu ki, az önce ntv de okuduğum kadarıyla bu onu son görüşümmüş.
Yani kısaca yaptığı şov değil, hakikaten de bir bunalım ürünüymüş.
Üzüldüm.
Niye mi?
Bilmiyorum desem? Sadece üzüldüğümü söylesem?...
10 Kasım 2009 Salı
Serbest Kürsü.
evet...
Kışın gelmekte olduğunu sanırım geçen kış boyu giydiğim ve henüz alışverişe çıkmadığım üzre yırtık, ya da harap bi şekilde idareten giydiğim çoraplardan anlıyorum.
Çünkü nedir?
Bi önceki kış o çoraplar giyilir, ayağa giren sular olsun, sıkı botlar ayakkabılar olsun, iyiden iyiye çorabı aşındırır eder, ve sonra havanın ısınmasıyla beraber kendileri bir daha giyilmemek üzere dolaba atılır.
Yırtık mı harap mı aşınmış mı, bunların hepsi ancak gelecek kışa üzerinde durulacak şeylerdir.
Hmm. İlginç tespit oldu biraz kendisi.
Ve elbette bunun çıkış noktası, şu an giydiğim ve her geçen dakika daha da bi açılan çorabımdır sanırım.
Ve ayrıca son sözüm elbette Hastanelere olacak.
Günün anlam ve öneminin o olduğuna karar verdim çünkü...
İster para ver, ister sigorta zırhına bürün.
Her kim olursan veya ne olursan ol, vasfın olsun ya da olmasın, hastanelerde sıra vardır kardeşim.
Ve o sırada bekleyenler hastalardır. ve genelde yardıma muhtaç olan kimselerdir.
İşin en acı kısmı da, sen her kim olursan ol, sesini yükselttiğin vakit anla ki orada işin bitmiştir.
Hiç bir uyarı sistemi olmayan, hastalarına sürü muamelesi yapan birtakım hastane bozuntuları, ne internet sitesinde ne de herhangi bir broşürle bilmem neyle belirtmediği katı kurallarını, insanlara 'biliyormuş da yapmamış' muamelesiyle lanse edip, bir de söz söylemeye hak buluyorsa bu işte bir iş vardır.
Ve bizim gibi hakikaten de 'koyun sürüsü' demeye bin şahit değil bir şahit bile istemeyen kimseler için bu öyle acı bir iştir bu ki ben buna akıl erdiremiyorum.
İnsanların sabah saat 5 lerde 6 larda sırada kuyrukta beklemesi kadar saçma bir hizmet anlayışına sahip düzenin, sindirilmiş muhtaçlara gösterdiği tavır, tamamen şımarıklıktan ibarettir. (şımarık yerine başka bir söz koymak serbest.)
Koyun sürüsüyüz diyorum ya! Bu duruma dur diyecek kadar büyük olmadığımız için öyleyiz.
Ve eminim ki öyle olmaya yıllar boyu devam edeceğiz.
Not: konu genel cerrahi ve romatoloji üzerinedir. ve sigorta kullanmayarak, parası ile bile kuyruğun 121. si olmak, beni bi şekilde bazı şeyleri sorgulamaya itmiştir.
Sinirli ve uykuluyum. Okulumdan da oldum. Bravo!
Kışın gelmekte olduğunu sanırım geçen kış boyu giydiğim ve henüz alışverişe çıkmadığım üzre yırtık, ya da harap bi şekilde idareten giydiğim çoraplardan anlıyorum.
Çünkü nedir?
Bi önceki kış o çoraplar giyilir, ayağa giren sular olsun, sıkı botlar ayakkabılar olsun, iyiden iyiye çorabı aşındırır eder, ve sonra havanın ısınmasıyla beraber kendileri bir daha giyilmemek üzere dolaba atılır.
Yırtık mı harap mı aşınmış mı, bunların hepsi ancak gelecek kışa üzerinde durulacak şeylerdir.
Hmm. İlginç tespit oldu biraz kendisi.
Ve elbette bunun çıkış noktası, şu an giydiğim ve her geçen dakika daha da bi açılan çorabımdır sanırım.
Ve ayrıca son sözüm elbette Hastanelere olacak.
Günün anlam ve öneminin o olduğuna karar verdim çünkü...
İster para ver, ister sigorta zırhına bürün.
Her kim olursan veya ne olursan ol, vasfın olsun ya da olmasın, hastanelerde sıra vardır kardeşim.
Ve o sırada bekleyenler hastalardır. ve genelde yardıma muhtaç olan kimselerdir.
İşin en acı kısmı da, sen her kim olursan ol, sesini yükselttiğin vakit anla ki orada işin bitmiştir.
Hiç bir uyarı sistemi olmayan, hastalarına sürü muamelesi yapan birtakım hastane bozuntuları, ne internet sitesinde ne de herhangi bir broşürle bilmem neyle belirtmediği katı kurallarını, insanlara 'biliyormuş da yapmamış' muamelesiyle lanse edip, bir de söz söylemeye hak buluyorsa bu işte bir iş vardır.
Ve bizim gibi hakikaten de 'koyun sürüsü' demeye bin şahit değil bir şahit bile istemeyen kimseler için bu öyle acı bir iştir bu ki ben buna akıl erdiremiyorum.
İnsanların sabah saat 5 lerde 6 larda sırada kuyrukta beklemesi kadar saçma bir hizmet anlayışına sahip düzenin, sindirilmiş muhtaçlara gösterdiği tavır, tamamen şımarıklıktan ibarettir. (şımarık yerine başka bir söz koymak serbest.)
Koyun sürüsüyüz diyorum ya! Bu duruma dur diyecek kadar büyük olmadığımız için öyleyiz.
Ve eminim ki öyle olmaya yıllar boyu devam edeceğiz.
Not: konu genel cerrahi ve romatoloji üzerinedir. ve sigorta kullanmayarak, parası ile bile kuyruğun 121. si olmak, beni bi şekilde bazı şeyleri sorgulamaya itmiştir.
Sinirli ve uykuluyum. Okulumdan da oldum. Bravo!
25 Ekim 2009 Pazar
sevmek geçmiş zamanı.
bira içilir güzel bi uyku pekiştirmek adına...
yanında sigarasıyla tam bir bütündür.
oda sessizdir, sadece sinekler, bıraktığım gibi bir yatak, koku ve birtakım güzel şeyler.
işte şu an beni bunlar avutur. çok da iyi eder, başarır.
varlığı bilinen, ve en önemlisi yakın duran bir şeyi çok seviyorum malum. ya da kim bilir, malum derken aslında halen açılmamış bir kutu o.
bir şeyler güzel ama bunun yanında, olmazsa olmaz olmuş kötü şeyler malesef.
olmaz ise olurlar, fakat polyanna diyarında en çok kullanılan sözler burada geçerli değil...
zalimce, gaddarca.
çok ani, çok yiyip bitiren...
artık babam çok daha rahat uyuyor diyebilirim.
beylül ve aras amcamın arasında koltuğa oturuverdi.
artık ne yapıyolardır, ne ile meşguldürler, nasıl bir sohbet, nasıl bir heyecandır onlarınkisi belli değil...
söyleyecek söz bulamıyor, ve biramdan bir yudum daha alıyorum.
evet, gözlerim yaşlı. n'apabilirim.
bir başka gece izlerdik eskiden. ve pazar gecesi sinemasının büyülü ihtişamına kapılıverirdik.
bir telefon kadar yakındı herkes...
şimdi gerçekten de bir toprak kadar uzak ve amansız...
Huzur içinde uyu Aras Amca'cığım...
Babacığım, seni de unutmadım. Bugün ağzımda gevelediğim o anlamsız, cılız sözler arasında senin payın çok fazlaydı bunu bil...
yanında sigarasıyla tam bir bütündür.
oda sessizdir, sadece sinekler, bıraktığım gibi bir yatak, koku ve birtakım güzel şeyler.
işte şu an beni bunlar avutur. çok da iyi eder, başarır.
varlığı bilinen, ve en önemlisi yakın duran bir şeyi çok seviyorum malum. ya da kim bilir, malum derken aslında halen açılmamış bir kutu o.
bir şeyler güzel ama bunun yanında, olmazsa olmaz olmuş kötü şeyler malesef.
olmaz ise olurlar, fakat polyanna diyarında en çok kullanılan sözler burada geçerli değil...
zalimce, gaddarca.
çok ani, çok yiyip bitiren...
artık babam çok daha rahat uyuyor diyebilirim.
beylül ve aras amcamın arasında koltuğa oturuverdi.
artık ne yapıyolardır, ne ile meşguldürler, nasıl bir sohbet, nasıl bir heyecandır onlarınkisi belli değil...
söyleyecek söz bulamıyor, ve biramdan bir yudum daha alıyorum.
evet, gözlerim yaşlı. n'apabilirim.
bir başka gece izlerdik eskiden. ve pazar gecesi sinemasının büyülü ihtişamına kapılıverirdik.
bir telefon kadar yakındı herkes...
şimdi gerçekten de bir toprak kadar uzak ve amansız...
Huzur içinde uyu Aras Amca'cığım...
Babacığım, seni de unutmadım. Bugün ağzımda gevelediğim o anlamsız, cılız sözler arasında senin payın çok fazlaydı bunu bil...
4 Ekim 2009 Pazar
hmm!
today is a good day or good day is today.
aslında güzel bi kahvaltı çok şahane olabilirdi fakat zaman ve şartlar buna elvermedi ne acı. oysa ilk etapta hiçte öyle değil, aksine herşeyin rahat olduğu bir vakitti, kahvaltılar yemekler çaylar ve konuşmak için durum müsaitti.
an itibariyle sıkılmak var...
hala emin değilim acaba çay beni idare eder mi?
ahh!
boşum şuan acayip. ne güzeldi oysaki kısa zaman öncesi. sürükleyen birşeyler vardı hoştu!
o halde şimdi ben ne yapıyorum?
başka bir blog açıyorum ve oraya içimi döküyorum... anahtarı da bende oluyo şanslı talihlilere veriyorum.
evet ben bunu yapıyorum.
sevgilerle
aslında güzel bi kahvaltı çok şahane olabilirdi fakat zaman ve şartlar buna elvermedi ne acı. oysa ilk etapta hiçte öyle değil, aksine herşeyin rahat olduğu bir vakitti, kahvaltılar yemekler çaylar ve konuşmak için durum müsaitti.
an itibariyle sıkılmak var...
hala emin değilim acaba çay beni idare eder mi?
ahh!
boşum şuan acayip. ne güzeldi oysaki kısa zaman öncesi. sürükleyen birşeyler vardı hoştu!
o halde şimdi ben ne yapıyorum?
başka bir blog açıyorum ve oraya içimi döküyorum... anahtarı da bende oluyo şanslı talihlilere veriyorum.
evet ben bunu yapıyorum.
sevgilerle
26 Eylül 2009 Cumartesi
+18
evet...
doğmanın zıttının ölmek olduğu gözle görülür biçimde apaçık ortada artık herhalde.
aksini iddia edebilicek varsa çıksın karşıma kahve ısmarliim!
her neyse...
doğmak demek dünyaya gelmek demektir malum.. marsta olsak marsa gelmek de olurdu.
durumu 1 level daha abartırsak şanssız bir insan evladı için göktaşına geldi de diyebilirdik orda gerçekleşiverseydi... peeh!
tabi her geyiğin de bir sonu olmalıdır.
şöyle bir döngü var kafamda. ölmek için doğmak gibi... fakat bu döngüyü tersine çevirirsek, yani ölmek için doğduğumuzu pat diye ortaya attığımız vakit aklıma ilk olarak annelerimiz ve dolayısıyla annem geliyor... içler acısı bi düşünce olduğu kesin.
içerde uyuyor kadın dünyadan habersiz rüyalar aleminde. pirelerle tango yapıyo 2. dereceden...
peki neden aklıma annem geliyor? çünkü benim ölmem için doğmamı sağladığı üzere...
eğer kendi başımıza doğuyor olsa idik kendiliğimizden çıkıveriyor olsaydık durum tamamen yukarda dediğime gelirdi... her neyse. beyin fırtınasına hoşgeldiniz!
biz ölmek için doğuyor olmamızı ele alalım derim.
öyledir ya da değildir bu tamamen bir önermedir doğru ya da yanlış. açıktır önermem herkese her fikre. iddia etmiyorum çok şükür ehaue.
''doğmanın zıttı ölmekse peki yaşamak nedir bana bunu açıklayın...
e-posta filan atın...''
zannedersem bi 3 sene önce sağa sola yazdığım bişeydi bu, o kadar oldu herhalde...
tabi bazı şeyleri sorgulamak doğru değildir orası öyle, didiklemekle ele bişiy geçiceği filan yoktur o açıdan.
ama yinede bi düşünmeye itebildim ben şahsen kendimi.
yanıt ve yanıtlar aramak için düşünmüşlüğüm var bunu. fakat tamamen kuru kalabalık cevaplar verdim kendime, vermiştim enazından...
gülmek, ağlamak, koşmak, yürümek, çalışmak, işsiz kalmak, uyumak, uyanmak, yüzmek, güneşlenmek, spor yapmak, okumak, ders çalışmak, kendini işe kaptırmak veya nebilim otobüse binmek...
yaşamak, bunlar ve daha niceleri gibi eylemler bütününe verilen ad ise ben ne bokuma bunun kesin ve net açıklamasını tartışıyorum orası vahim oluyor.
bir klişe vardır... gidenin ardından söylenir. öldü ama iyi yaşadı denir onun için.
iyi yaşadı derken şimdi bu adam hem zehirli bir yılan tarafından sokulup hastanelik olmuş, bi'nebilim ayları belkide yılları bir hastalık ile mücadele şeklinde geçmiş, kolera olmuş, aids, kanser olmuş.... bir diğer yandan da dünyanın en zengin en saygın bir insanı olmuş, bir arap nebilim veya japon atına ters bile binebilecek lükse, kıçını ünlü ingiliz tuvalet kağıdı devi ''the paper'' ile silebilmiş, bu tip şeylerle bezeli bir ömür sürmüş ve milyonların arkasından ''iyi adam'' dedirtmiş bir insan da olabilir. veya hepsini geçtim, gayet ortada bir adammış kendisi, düz adam'mış...
bu eylemler bütünü bizim yaşamımız mı oluyor?
bütün hepsi gerçekten bu mu?
meksikadan topladığın kahve çekirdeklerini en alakasız grönland'a gidip boş bulduğun bir buzul kırığına ''ah elimden düştü'' diye bırakıvermek da bir iştir çünkü...
mutluluk, üzüntü, yarım sevinç, yarım hüzün...
yaşamayı şimdi bu modlarla ele alıyorum.
konuyu daha yüklemlere dayalı olarak ele alıyorum.
yüklem nedir?
Ahmet bana kalemini ucunu bir güzel açarak ve kıçıma en güzel girebilecek şekilde VERDİ... budur...
ortada kalemin ucunu bir güzel açarak delikle doğru orantılı olarak kalemi veriş eylemi olsa da olay AHMET VERDİ'den ibarettir...
''ümithan öldü'' diyelim...
ümithan demek doğmuş bir kimse demek ümithan diyebiliyosak doğmuştur bu kesin...
ve öldü diyoruz. o doğan herif var ya öldü...
iki ucu boklu değnek.
bence yaşamak nefes almak demektir. bu kadar oyalamak istemezdim kimseyi üzgünüm ama budur yani...
safsatanın dik alası, paradoksun bel kemiği olsa da çoğu cümle, ortada bi sonuç olmasa da, biraz derin düşününce hiç birşeyin öyle ''nefes almak'' diyebilicek kadar kolay olmadığı da bi gerçek...
ama yine de iddia ediyorum, yaşamak nefes almaktır!
saygılar.
belgin doruğun 3. sülaleden yakın akrabası ferzanettin özkaymakam ben...
doğmanın zıttının ölmek olduğu gözle görülür biçimde apaçık ortada artık herhalde.
aksini iddia edebilicek varsa çıksın karşıma kahve ısmarliim!
her neyse...
doğmak demek dünyaya gelmek demektir malum.. marsta olsak marsa gelmek de olurdu.
durumu 1 level daha abartırsak şanssız bir insan evladı için göktaşına geldi de diyebilirdik orda gerçekleşiverseydi... peeh!
tabi her geyiğin de bir sonu olmalıdır.
şöyle bir döngü var kafamda. ölmek için doğmak gibi... fakat bu döngüyü tersine çevirirsek, yani ölmek için doğduğumuzu pat diye ortaya attığımız vakit aklıma ilk olarak annelerimiz ve dolayısıyla annem geliyor... içler acısı bi düşünce olduğu kesin.
içerde uyuyor kadın dünyadan habersiz rüyalar aleminde. pirelerle tango yapıyo 2. dereceden...
peki neden aklıma annem geliyor? çünkü benim ölmem için doğmamı sağladığı üzere...
eğer kendi başımıza doğuyor olsa idik kendiliğimizden çıkıveriyor olsaydık durum tamamen yukarda dediğime gelirdi... her neyse. beyin fırtınasına hoşgeldiniz!
biz ölmek için doğuyor olmamızı ele alalım derim.
öyledir ya da değildir bu tamamen bir önermedir doğru ya da yanlış. açıktır önermem herkese her fikre. iddia etmiyorum çok şükür ehaue.
''doğmanın zıttı ölmekse peki yaşamak nedir bana bunu açıklayın...
e-posta filan atın...''
zannedersem bi 3 sene önce sağa sola yazdığım bişeydi bu, o kadar oldu herhalde...
tabi bazı şeyleri sorgulamak doğru değildir orası öyle, didiklemekle ele bişiy geçiceği filan yoktur o açıdan.
ama yinede bi düşünmeye itebildim ben şahsen kendimi.
yanıt ve yanıtlar aramak için düşünmüşlüğüm var bunu. fakat tamamen kuru kalabalık cevaplar verdim kendime, vermiştim enazından...
gülmek, ağlamak, koşmak, yürümek, çalışmak, işsiz kalmak, uyumak, uyanmak, yüzmek, güneşlenmek, spor yapmak, okumak, ders çalışmak, kendini işe kaptırmak veya nebilim otobüse binmek...
yaşamak, bunlar ve daha niceleri gibi eylemler bütününe verilen ad ise ben ne bokuma bunun kesin ve net açıklamasını tartışıyorum orası vahim oluyor.
bir klişe vardır... gidenin ardından söylenir. öldü ama iyi yaşadı denir onun için.
iyi yaşadı derken şimdi bu adam hem zehirli bir yılan tarafından sokulup hastanelik olmuş, bi'nebilim ayları belkide yılları bir hastalık ile mücadele şeklinde geçmiş, kolera olmuş, aids, kanser olmuş.... bir diğer yandan da dünyanın en zengin en saygın bir insanı olmuş, bir arap nebilim veya japon atına ters bile binebilecek lükse, kıçını ünlü ingiliz tuvalet kağıdı devi ''the paper'' ile silebilmiş, bu tip şeylerle bezeli bir ömür sürmüş ve milyonların arkasından ''iyi adam'' dedirtmiş bir insan da olabilir. veya hepsini geçtim, gayet ortada bir adammış kendisi, düz adam'mış...
bu eylemler bütünü bizim yaşamımız mı oluyor?
bütün hepsi gerçekten bu mu?
meksikadan topladığın kahve çekirdeklerini en alakasız grönland'a gidip boş bulduğun bir buzul kırığına ''ah elimden düştü'' diye bırakıvermek da bir iştir çünkü...
mutluluk, üzüntü, yarım sevinç, yarım hüzün...
yaşamayı şimdi bu modlarla ele alıyorum.
konuyu daha yüklemlere dayalı olarak ele alıyorum.
yüklem nedir?
Ahmet bana kalemini ucunu bir güzel açarak ve kıçıma en güzel girebilecek şekilde VERDİ... budur...
ortada kalemin ucunu bir güzel açarak delikle doğru orantılı olarak kalemi veriş eylemi olsa da olay AHMET VERDİ'den ibarettir...
''ümithan öldü'' diyelim...
ümithan demek doğmuş bir kimse demek ümithan diyebiliyosak doğmuştur bu kesin...
ve öldü diyoruz. o doğan herif var ya öldü...
iki ucu boklu değnek.
bence yaşamak nefes almak demektir. bu kadar oyalamak istemezdim kimseyi üzgünüm ama budur yani...
safsatanın dik alası, paradoksun bel kemiği olsa da çoğu cümle, ortada bi sonuç olmasa da, biraz derin düşününce hiç birşeyin öyle ''nefes almak'' diyebilicek kadar kolay olmadığı da bi gerçek...
ama yine de iddia ediyorum, yaşamak nefes almaktır!
saygılar.
belgin doruğun 3. sülaleden yakın akrabası ferzanettin özkaymakam ben...
18 Eylül 2009 Cuma
Ümithan Şardağ GK
futbolcuydum bi zamanlar...
evet. yemin ederim futbol oynuyodum.
önce sağ açık mevkiinde şansımı deneyip, dönemin rüzgarın oğlu adı verilen takım arkadaşıma yerimi kaptırdığımı çok iyi hatırlıyorum.
sağ açık mevkii maceram çok kısa sürmüştü!
daha sonra yine aynı takımda kalecilik yapmaya başlamıştım. deli çalışırdım orda burda, her yerde her zaman beton sahada asfaltta toprakta çimde halıda, sahaya benzeyen her yerde kaleciydim artık.
'incirlibostanspor' klübünde kaleciydim. The Incirlibostan S.K.!! woah!
ve hatta bu kalecilik, ortaokul, lise ve üniversite 1. sınıfa kadar sürmüştü...
nitekim gelgelelim bacaklarımı doksan derece bile açamıyor vaziyette ve ciğersizlikten morarıyor olmama rağmen yinede devam eden bi kaleciliğim var...
aslında fena da değilim?
hadi canım sen de......!
evet. yemin ederim futbol oynuyodum.
önce sağ açık mevkiinde şansımı deneyip, dönemin rüzgarın oğlu adı verilen takım arkadaşıma yerimi kaptırdığımı çok iyi hatırlıyorum.
sağ açık mevkii maceram çok kısa sürmüştü!
daha sonra yine aynı takımda kalecilik yapmaya başlamıştım. deli çalışırdım orda burda, her yerde her zaman beton sahada asfaltta toprakta çimde halıda, sahaya benzeyen her yerde kaleciydim artık.
'incirlibostanspor' klübünde kaleciydim. The Incirlibostan S.K.!! woah!
ve hatta bu kalecilik, ortaokul, lise ve üniversite 1. sınıfa kadar sürmüştü...
nitekim gelgelelim bacaklarımı doksan derece bile açamıyor vaziyette ve ciğersizlikten morarıyor olmama rağmen yinede devam eden bi kaleciliğim var...
aslında fena da değilim?
hadi canım sen de......!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)